SANAT FELSEFESİ VE GÜZELLİK KAVRAMI

Güzel denilen değer, bir nesneye yüklenilen, bir nesne tarafından taşınan değerdir. Bir canlı, bitki ya da sanat yapıtına güzel denir.

Güzel, dönemsel ve yerel olarak değişkenlik göstermiş bir kavramdır. Bunun en başat örneğini Volteire kendi Felsefe Sözlüğü‘nde dile getirir: ‘Bir kara kurbağasına güzelliğin, gerçek güzelliğin, tokalon*’ un ne olduğunu sorun. Size kahverengi sırtını ve sarı karnını, geniş düz boğazını ve küçük başından pörtlemiş iki yuvarlak gözleriyle güzelliğin dişisinden oluştuğunu söyleyecektir. Gineli bir zenciye sorun: onun için güzellik siyah yağlı bir cilt, içe gömük gözler ve düz bir burundur. Şeytana sorun: Size güzelliğin bir çift boynuz, dört pençe ve bir kuyruk olduğunu söyleyecektir‘.[1]

Tarih içerisinde sanatçılar ve sanat kuramcıları güzel’i açıklamak yolunda çeşitli yargılarda bulunmuşlardır. Güzel’i felsefe obje’si olarak ele alan ve onu sistematik bir biçimde geliştiren ise Platon‘dur. Platon ilk olarak güzel ve iyi arasında özce uygunluk bulur. ‘Güzel ve iyi aynıdır.’ der. Daha sonra güzelin varlıklarda ve olaylarda değil, onlara yansıyan idealar aleminde, tanrı katında olduğunu söyler. İlerleyen yaşlarında ise idealar dünyasından sıyrılarak güzel kavramının matematiksel temellere dayandıranların başında gelir.

Aristotales de güzelliği Yunanların her gün kullandıkları anlamda kullanır, estetiğin konusu olarak görmez. Ona göre güzel, herşeyden önce canlı ve doğal olmalıdır. Doğa biçimleriyle sanat biçimleri arasında karşılaştırmaya girmez. Hocası Platon gibi güzeli matematiksel temellerde değerlendirir. Bununla beraber Aristotales‘ in farklı bir düşüncesi olarak; büyük ve çok küçük olanın güzel olarak nitelendirilemeyeceğidir. Grek felfesine de uyan bu düşünce, kavranamayanın güzelliğini yitirdiğinden bahseder. Bunun için daha sonra ‘yüce’ kavramı ortaya çıkmıştır.

PlotinosPlaton ve Aristotales‘ in etkisinde estetik görüş belirtir. Plotinos‘ a göre ‘Güzel, görmenin bütün alanında, işitmenin alanında, kelimelerin birbirine katılmasında ve bütün müzikte vardır…Belli şeyler özlerinden ötürü güzel olmayıp, pay alma nedeni ile güzeldirler, bedenler gibi, diğer bazı şeyler kendi başına güzeldirler, erdemin özü gereğince güzel olması gibi.’ der.[2]

Modern estetiğin kurucusu kabul edilen Kant ise güzel kavramını hoş, iyi, doğru kavramlarından ayırarak yüce, yararlı ve çirkin’den bahseder. Kant ‘ Bir şeye iyi demek için, her zaman o şeyin ne olduğunu bilmemiz, yani o şey hakkında bir kavrama sahip

olmamız gerekir. Ama, bir şeye güzel demek için böyle bir gerekseme yoktur. Çiçekler, gelişigüzel çizilmiş çizgiler…bize hiçbir şey ifade etmezler, hiçbir belli kavrama bağlı değildirler, ama yine de hoşa giderler‘ der.[1] Böylece güzel kavramını salt estetik bir değer olarak belirler. Bununla beraber Kant‘ ın yüce temellendirmesi estetik bilimi açısından önem teşkil eder. Kant sonrası felsefede filozoflar, ‘yüce’ kavramını, Kant‘ ın ‘yüce’ temellendirmesine koşut ya da karşıt olarak incelemişlerdir. Kant’a göre güzel, sınırlı(Aristotales‘in ifadesiyle belirli bir büyüklük) ve belirli bir nesne iken, sınırsız ve insan algılarını zorlayıcı nitelikler taşıyan nesneler yüce’dir. Örneğin: Mona Lisa tablosu bir çevçeve içinde yer almasından, ebatlarından, kavranılabilirliği açısından güzel, La Sagrada Famillia Katedrali büyüklüğü, insan algısını zorlayıcılığı bakımından yücedir. Ayrıca Kant doğa güzeli ile sanat yapıtının güzelliğini birbirinden ayırır. ‘ Bir doğa güzelliği güzel bir şeydir, sanat güzelliği ise bir şey hakkında güzel bir tasavvurdur.‘ der.[2] Böylece Aristotales‘ in ‘ Realitede hoşlanmayarak baktığımız bir obje, özellikle tamamlanmış bir resim haline gelince, ona bu kez hoşlanarak bakarız, örneğin tiksinti uyandıran hayvanların ve cesetlerin resimlerinde olduğu gibi.’ düşüncesiyle bütünlük oluşturur. Hegel, B. Croce, Lukacs gibi düşünürler de Kant gibi doğa güzelliği ve sanat güzelliğinin ayrılığı üzerinde durur. Hegel‘e göre ‘Sanat güzelliği tinden doğan bir güzelliktir, tin ve tin ürünleri doğadan ve doğanın görünüşlerinden üstündür.’[3] Yani ‘Hegel‘ e göre güzellik bir ‘ide’ seviyesine yükselir. İde, hem doğru hem güzeldir. Güzellik idesi kendini sanat eserlerinde gösterir. Alman idealist felsefecilerden Friederich Schiller de güzel’i diğer kavramlardan ayırır. Aynı Kant‘ta olduğu gibi insanı duyusal ve akıl olarak iki yana ayırır. Maddeye bağlı olan duyusal yan ile biçime bağlı olan akıl yanının harmonisinden güzel’e ulaşılabileceğini söyler. Bir diğer büyük Alman idealizminin düşünürü olan Schelling‘e göre ise güzel, nesne ve özne arasındaki zıtlıkların ortadan kalktığı bir eserde ortaya çıkabilir.

Theodor Vicsher hocası Hegel gibi estetik’i güzel bilimi olarak tanımlar. ‘Vicsher’e göre güzel, bir tin etkinliğinin ürünüdür. Bu tin etkinliği üç biçimde dışlaşır. Bunlar din, sanat ve felsefedir. Değer yönünden bu iç dışlaşma biçimi arasında hiçbir ayrılık

yoktur, üçü de eşdeğer olup, bunlardan her birinin temelinde bir doğruluk bulunur.[1]

B.Croce da sanat yapıtı güzelliği ve doğa güzelliği arasındaki farklılıktan bahseder. Doğal güzellliğinin estetik dışı olduğunu, ancak onun hoşa giden yönlerinin estetik bir nesne olarak algılandıkları ölçüde güzel kabul edilebileceklerinden bahseder. ‘Sanat güzelliği ise tinsel bir etkinliktir, bir ifadedir. ‘[2] Bundan ötürü, B. Croce sanat güzelliğini doğa güzelliğinden üstün tutar. Varoluşçu filozoflardan Martin Heidegger’e göre ise, güzellik ‘varlığın aydınlanmasıdır, doğruluktur.” Ancak bu doğruluk, mantıksal doğruluk değil, gerçek doğruluktur; varlıkların içindeki doğruluktur. Heidegger’e göre varlıkların gizli olan yapısını herkesin görebileceği şekilde açığa çıkarmak, güzeli ortaya koymaktır.

Yukarıdaki gibi, güzeli bir “ide”, bir ülkü olarak alan metafizik güzellik anlayışlarının yanında, güzeli psikolojik olarak alıp değerlendirenler de vardır. Th. Lipps, güzeli bir insanın haz duyduğu, kendisini özgür hissettiği biçim olarak algılıyor. Oysa fenomenciler bunu kabul etmiyorlar. Onlara göre güzellik, seyredene bağlı olmayan, güzel olan varlığın yapısında temel- lenen bir özelliktir. Güzel bir şey, onu güzel gören olmasa da güzeldir. Güzellik ide de değildir, gerçeklik de; güzellik gerçeğe dayanır ama onun aşar. N.Hartman, güzelliğin genel ve tümel bir metafizik varsayımdan çıkartılması yerine güzel varlıklardan, ontolojiden çıkartılması gerektiğini söyler.’[3]

Tüm bu görüşlerin doğrultusunda güzel’in bazı filozoflar için içerikte, bazıları için formda, biçimde ortaya çıktığı vurgusu görülür. Bu bağlamda güzelin belirlenmesi dışsal-biçimsel nitelikler ve içsel-içeriksel nitelikler olarak iki alt başlıkta incelenebilir. Güzelliğin dışsal-biçimsel nitelikleri orantı-simetri, düzen ve harmoni, çoklukta birlik ve ekonomi ilkesi gibi temel bazi kavramlarla ifade edilebilir. Güzel’in matematik olarak belirlenmesi düşüncesi Grek felsefesine, estetiğine kadar geriye giden eski bir düşüncedir.

Orantı, bu düşünce içerisinde belirgin bir anlam kazanır. Orantının anlamı; bir bütünün parçaları arasında duygusal olarak kavranan ve hoşa giden ilgidir. Bu ilgi belli sayılarla yanı matematiksel ifadelerle de dile getirilebilir. Yunan felsefesinde Herakletios ve Empedoklesin de bahsettiği gibi; müzikte yüksek ve alçak, kısa ve uzun tonların birleşimiyle oluşan harmoni, resimde renklerin ya da beyaz tuval üzerine siyah zıtlığının, yazı da sesli-sessiz harflerin karşıtlıkların uyumundan söz edilebilir.

Bahsi geçen bu harmoninin eş anlamı da güzelliktir. Bu harmoniyi matematiksel olarak ele alan ve nitelendiren Pythagorascilar da olmuştur. Bu ögretiye göre evren bütün olarak matematiksel olarak ifade edilebilir ve bu harmoni sayılara dayanır. Simetri, kural, prensip kavramlarını içine alan ‘kanon‘ da bu düşünceye aittir. Çagdaş düşünce de ise orantı, altın kesit olarak adlandırılan matematiksel bir formüle dayanır. Altın oran; küçügün büyüğe oranının, büyügün bütüne olan oranına eşit olması demektir. Bu orantı, yüzyıllar boyunca en çok düşünülen ve en çok hoşa gidenidir.

Orantıya bağlı olarak bir diğer biçimsel nitelik simetridir. Simetride bir bütünün parçaları arasındaki düzen söz konusudur. Simetri yalnız sanat yapıtlarında değil, doğada da vardır. Buna en belirgin örnek canlıların bedenlerinin simetrik oluşudur. Simetrinin bu şekilde kendiliğinden oluşma durumu ve doğadaki varlığı göz önünde bulundurulduğunda simetrik olmayana ilgi sanatçılar açısından bir arayıştır. Bir diğer biçimsel nitelik kabul edilen harmoni, birden fazla ögenin bir bütün oluşturmak üzere birleşimleridir. Harmoninin en başat örneği, müzik eserlerinde görülür. Birliktelik sağlayacak şekilde birleşen ya da yan yana gelen sesler harmoniyi oluşturur. Tüm bu biçimsel niteliklerle birlikte (Fr. Kainz‘in Vorlesungen über Aesthetik isimli yapıtında toparladığı üzere)ide, tür, yetkinlik ve ifade gibi içeriksel kavramlar da güzel’i belirlemede yetkindir. Platon, PlatinosSchellingHegel ve Heideger gibi içerikçi estetikçiler güzel kavramını içsel-içeriksel nitelikler bağlamında ele alan filozoflardır. Örneğin, bir kelebeğin kanatlarındaki denge, renk uyumu gibi dışsal-biçimsel niteliklerden bahsetmenin yanısıra o kelebeğin, hareketliliği ve canlılığı gibi bazı içeriksel niteliklerden de bahsedilir.

Bir nesnenin özüne uygunluğu, özü ile arasındaki bağlantı ve ilişkilendirilmesi, güzel bir nesneyi ide ile açıklamak anlamına gelebilir. Örneğin ağaç gibi bir ağaç, insan gibi bir insan, nesnenin ne’liğini, insan veya ağaç deyince düşünülen şeyi ifade eder. Aynı durum tip-tür kavramı için de geçerlidir. Tip demek, ortak özellikleri niteleyen, ‘genellikle’ demektir. Bir milleti ya da bir canlı türünü niteleyen ortak özellikler bahsi geçen kavramı tipikleştirir. Bu tipikleştirme şematikleşmekten kurtulamayarak sıklıkla şablonlaşır. Tipik kedi, tipik ingiliz denildiğinde yerleşmiş olan bu taslak beliriverir.

Yine nesnelerin kavramlari ile olan ilgileri yönünden, onların yetkinliğinden de söz edilir. Yetkinlik, bir bireyin cins kavramına uygunluğunu dile getirir. Bir nesne özüne ne kadar uygunsa o derece yetkindir. Kuyruklu bir insan, kulaksız bir tavşan özünden sapmış olacağından çirkin olarak nitelendirilir ve yetkin değildir. Tip kuralı yönünden özüyle ilişkili olan nesne yetkin ve güzel olarak adlandırılır. Fakat Kant buna karşı gelerek ‘fayda’ dan söz eder.’ Bir şey yarar sağlıyorsa, güzeldir.’ der.

Aynı zamanda yetkin olan her nesnenin güzelliğinin eşit olmama durumu söz konusudur. Canlı renkleri, hızlı kanat çırpışları ve ahenkli hareketleriyle bir kelebek ve donuk renkli kalın derisi, yavaş hareketleri sebebiyle bir timsah yetkinlik bakımından eşit olsalar da güzellikleri açısından eşit olarak değerlendirilmezler. İşte burada devreye ifade, canlılık girer. Buradaki canlılık ölüm ya da yaşamla alakalı canlılık değil, hareketlilik ve ifade gücüdür. İnsandan, hareket ve canlılık yönünden bütün canlılardan üstündür. Yaşlı bir insan suratındaki yorgun çizgiler tüm estetik değerlendirmelerin, cins kavramına uygunluğu ya da yetkinliği dışında bir ifade taşır. İşte bu yönden tipe uygunluk, yetkinlik kavramlarında tartışılabilecek noktalar varken, ifade kavramı güzellik kavramıyla birebir ilintilidir.

Merve Deniz
2011


[1] Mustafa Ergün, Sanat Felsefesi(Estetik), 2008, s.4.

[2] A.g.e., s.6

[3] Mustafa Ergün, Sanat Felsefesi (Estetik), 2008, s.7.


[1] Immenuel Kant, Yargı Gücünün Eleştirisi, İstanbul: İdeal Yayınevi, 2006, s.45.

[2] A.g.e., s.46.

[3] İsmail Tunalı, Estetik, İstanbul: Remzi Kitabevi, 2008, s.188.


[1] Aktaran: Umberto Eco, Çirkinliğin Tarihi, İstanbul: Dogan Egmont Yayıncılık, 2009, s.12.

*Tokalon: ‘Ti esti ti kalon?’ Platon’un ‘Güzel nedir?’ sorusu.

[2] İsmail Tunalı, Estetik, İstanbul: Remzi Kitabevi, 2008, s.153.

Etiketler , , ,

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: