STANLEY KUBRİCK FİLMOGRAFİ

Stanley Kubrick bugün tüm sinemacılar ve sinema izleyicileri tarafından eşsiz olarak nitelendirilen, eserleriyle sinema tarihi içerisinde bir mihenk taşı olarak kabul görür. Kubrick’i diğer yönetmenlerden ayıran en büyük özelliği ise sanat yönetmeni vasfıdır. Sanat yönetmeni, bir film, müzikal, tiyatro ya da sahnenin görsel düzenlemesini, efektlerini, renklerini, mekanları, aksesuarları tasarlayan ve uygulayan, bunları bir bütün halinde yansıtan, duran estetikten sorumlu, yönetmenin zihnindekileri sahneye yansıtmakla yükümlü kişi olarak tanımlanır. Bir sanat yönetmeninin teknoloji, sembolizm, tarih, genel kültür, sinematografi ve kaçınılmaz olarak sanat bilgisi olması öngörülür. Sanat dalları arasında sinemaya en yakın duran fotoğraf, Kubrick’in de miyadı olmuş, onlaltı yaşında çektiği fotoğraf dönemin ünlü dergilerinden “Look” ta yayınlanınca kariyerine ilk adımı atmıştır.
Filmlerini irdelemeye başlamadan önce, yönetmenin bakış açısını anlamamız için sarfettiği şu sözler yeterli olacaktır;
” Yazarların, ressamların veya film yapımcılarının bir şey söyleme amacıyla bir yapıt meydana getirdiklerini düşünmüyorum. Onların hissettikleri bir şey var ve sanatı seviyorlar. Kelimeleri, boyanın kokusunu veya seliloidi. Hiçbir gerçek sanatçının, kendisi öyle düşünse de hissetmediği bir şeyi yaratabileceğini düşünmüyorum “.
Yönetmenin bu ifadesi belki sanatın bugünkü işlevleri ve kavramsal sanat akımları düşünüldüğünde yanlış anlaşılabilir. Bu sözleri, sanatçının içselleştirmediği herhangi bir konu hakkında müdahelede bulunamayacağı yönünde bir fikir olarak okumak daha doğru olacaktır ki, filmlerine baktığımızda estetik kaygısı yanısıra her zaman kavramsal altyapıya sahip eserler olduğunu görebiliriz. Kubrick’in teknik titizliği çalışma arkadaşları için kabusa dönüşse de, oyunculuğun, altın oranın, perspektifin, ışık-gölgenin, renk kontrastlarının ve en önemlisi müziğin kullanımı konusundaki yaklaşımlarından dolayı meslektaşlarından sıyrılmayı başarmış, dışadönük, meydan okuyan ve gelenekleri yıkmaya hazır yapıtlar üretmesini sağlamıştır. Kronolojik olarak incelemek gerekirse, 1955’te çektiği ilk filmi “Killer’s Kiss” ve 1956 tarihli ikinci filmi “The Killing”yönetmenin üslubunun temellerini oluşturur niteliktedir. Kamera mercekleriyle oynayarak oluşturduğu perspektif, önemli sahnelerdeki ışık vurgusu seyircinin filmi okuması için kullanılmış bir yöntemdir. Böylece izleyiciyle birebir etkileşim sağlanarak anlatım desteklenir. 1957 tarihli “Paths of Glory” de bu özelliklere yalın ve dürüst anlatım eşlik etmiş, savaşı konu alan bu filmin anlatımındaki ironi Steven Spielberg‘ e “ Birçok sanatçı tuval önünde çok ince küçük hassas kurşun kalem çizgileriyle başlar. Ama Stanley bütün filmlerinde kavramsal olarak ana renklerde büyük fırça darbeleriyle başlar ” sözlerini söyletmiştir.
1962’de çekmiş olduğu Lolita filmi yasaklanmadan hemen önce çektiği 4 oscar ödüllü Spartacus(1960) tarihten de bilindiği üzere gladyatör Spartacus isimli kölenin özgürlüğüne ulaşma çabasını konu alır. Kubrick bu filmden sonra konusuna müdahelede bulunamayacağı hiçbir film çekmeyecektir. Dönemindeki filmler arasında inanç kavramını konu alıp, dinden bahsetmiyor oluşu yapıtı eşsizleştirir ve türündeki tek örnek olmasını sağlar. Bu açıdan ele alındığında 2010 yapımı “Spartacus Blood of Sand ” adlı diziyle karşılaştırmak ya da karıştırmak mümkün değildir. Dizi, erotizm ve şiddete dayalı anlatımı ve bugünün tüketim toplumunun ihtiyaçları doğrultusunda hareket edip, sosyolojik olarak sadece ahlak kavramı üzerinden göndermeler içerirken, Kubrick’ in anlatım biricikliği kendini ayrıştırır. Bu ayrıca irdelenmesi gereken başka bir metnin konusu olduğundan (1964) ” Dr. Strangelove : or How I Leard to Stop Worrying and Love the Bomb ” filmiyle yazıya devam etmenin uygun olacağını düşünüyorum. Adından da anlaşılacağı üzere, Paths of Glory’ de çözümlemiş olduğumuz ironinin farklı bir yansımasını görüyoruz. Bu kez atom bombası gibi tüm evren için önemli bir konudan bahsederken diyaloglarda ve karakterlerdeki muzip yaklaşım dikkat çekiyor. Peter Sellers’ ın 4 farklı karakteri canlandırdığı bu film, hem Sellers hem Kubrick hem de kara mizah sineması açısından önemli bir başyapıttır.
Star Wars gibi bilim-kurgu filmlerine öncülük eden “2001 : Space Oddsey ” geleceğin önizlemesini yapan, yönetmenin en sevilen ve hakkında konuşulan eseridir. İlk sekans ilkel yaşantıyı örnekleyen ve insanın evrimini göstermek adına maymunların kendi aralarındaki ilişkileri içerir. Yönetmen burada bize aslında kat ettiğimiz mesafeyi göstermek ister gibidir. Daha sonraki sahneler uzay gemisinde devam eder. Bu kareleri incelediğimizde yönetmenin tasarım kuvvetini gösteren mimari düzenlemeler ve renk kontrastları dikkat çekicidir. Tüm bunlarla beraber, uzay gemisini ele geçiren Hal 9000 adlı yapay zekanın harflerini bir basamak ileri attığımızda IBM olduğunu görüyoruz. Bu basit bir tesadüften ibaret değildir. Film geleceğe dair ipuçları yakalamamızı sağlayan görsel bir şölendir aynı zamanda. Müziğin görüntüyle buluştuğu 15 dakikalık uzay mekiğinin Jüpiter’ e iniş sahnesi adeta seyirciyi içine çeken bir karadelik etkisi yaratır ve kurgunun gerçekliğin yerini almasını sağlayan, sanki oradaymışçasına hissettirmeye yönelik bir yol izler. Sinema tarihinde ilk defa klasik müzik görsellere eşlik eder. Güncel hayatımız için çok basit görünen görüntülü konuşma da ilk defa bu filmde yer alır. Aynı kare içerisinde karakterin hem ters hem de düz duruşu teknik anlamda bir yenilik olarak kabul görür. Kubrick bu filmle ilgili olarak şunu söylüyor;
” Eğer Leonardo, Mona Lisa tablosunun altına şöyle yazsaydı ona nasıl değer verebilirdik ‘ Hanımefendi gülümsüyor çünkü sevgilisinden sakladığı bir sır var.’ Bu izleyiciyi gerçeğe zincirlerdi ve ben bunun 2001’e olmasını istemiyorum. ” Bu düşünce de, kendisinin hala bir muamma olarak görülmesi ve filmlerinin farklı söylemlerde bulunmasının, salt gerçekliği reddedişinin kelimelere dökülmüş halini alır.
1971 yapımı olan “ A Clockwork Orange ” , Alex isimli kötülük yapmaktan zevk duyan ve tüm etiğe karşı duruşuyla değerlendirilen bir gencin kendi içsel cezalandırılışıyla ilgilidir. Alex tutuklandığında ceza evine gönderilmek yerine psikolojik tedavi uygulanarak kötülüğünden arındırılmaya çalışılır. Beethoven’ın 9. senfonisini özgür günlerinde çok severek dinleyen Alex’e, hastanedeyken kendi suçlarıyla da ilintili iğrenç olarak tanımlayabileceğimiz görsellerle birlikte bu eser tekrar dinletilir. Böylece psikolojik çıkarımları dışında, karakterin zihninde müziği ve görüntüyü birleştirmesi yine müziğin sinemadaki doğru kullanımıyla ilgilidir.
Hiçbir yapay ışık kullanılmadan, sadece mum ışıklarıyla aydınlatılan sahneleri, merceklere gerilmiş naylon kadın çoraplarıyla natürel görüntünün yakalandığı Barry Landon (1975) yönetmenin tek dönem filmidir. 18. yüzyılda yaşayan bir gencin öyküsünü konu alan filmin her karesi klasik bir tabloyu andırır. Bu da Kubrick’in sanata olan yakınlığının kanıtlarından biridir.
Jack Nicholson‘ ın başrolünü oynadığı ” The Shining“(1980), Stephen King‘ in aynı adı taşıyan romanından uyarlanan bir korku-gerilim filmidir. Kubrick bu filminden sonra yahudi soykırımıyla ilgili bir film çekmek için hazırlıklara başlamış, lakin aynı dönem Steven Spielberg‘ ‘in ‘Schindler’s List‘ i çekmesiyle çalışmalarını yarıda kesmiştir. Hızlı bir şekilde aynı yıl içerisinde Vietnam Savaşı’ nı konu alan ” Full Metal Jacket” in çekimlerine başlamış, ancak film 7 yıl sonra, 1987′ de izleyiciyle buluşmuştur. Paths of Glory gibi savaşı konu almasına rağmen Full Metal Jacket için Kubrick, bu filmi politik veya ahlaki olarak değil, bir olgu olarak ele aldığını söylemiştir.
Son filmi olan Eyes Wide Shut (1999), kadın-erkek ilişkileri, bağlanma, tutku ve sadakat konularını yavaş ama sürükleyici bir şekilde işler. Filmin afişinde bile konunun özetine dair fikir edinmemizi sağlayan ögeler bulunur. Görsel okuma yapacak olursak, kadın karakterden çıkardığımız vektörler erkeğinkilerle buluşmaz, bu da konudaki ihtirasın bir göstergesi haline gelir. Filmi izlediğimizde ise, kadın karakterin aslında gerçekleşmemiş bir fantezisini kocasıyla paylaşması sonucunda erkek karakterin kendi tutkularını ortaya çıkarması ya da karısının fantezisine karşı duruş sergilediğini görüyoruz. Bunların haricinde bir klasik halini almış Kubrick tasarımları, iç mekanlarda kullanılan sarı ışık, dış mekanlarda kullanılan beyaz ışığa kadar ayırıcı özellikler okunabilir. Kubrick bu filmden 3 gün sonra hayata veda etmiş, geride sadece sinema severlere değil, sanatla ilgilenen herkese yepyeni bir bakış açısı ve 12 film bırakmıştır. Ben bu metni oluştururken filmlerin konularından ziyade Stanley Kubrick’in hayatı algılama ve bunu yapıtlarına yansıtma şeklinin farklılığını keşfettim. Filmlerin tarihleri üzerinde özellikle durmamın sebebi de yapıtlar arasındaki süreler değerlendirildiğinde bugünün yönetmenlerinin aksine hazırlık sürecinde gösterdiği disiplin, belki de Kubrick’ten bahsederken spesifik tanımlar yapamıyor oluşumuzun ve en iyi filminin hangisi olduğuna karar verememizin sebebidir.

Merve Deniz
2012

Etiketler , , , , , , , , , , , ,

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: