The Artist- Artİst / Hazanavicius

Her disiplin kendi problemlerini kendine dönerek çözer. Matematiğin, fiziğin, felsefenin ve biraz da sanatın başına gelen bu biçimci yaklaşım henüz sinema sanatı için söz konusu değildir. Öyle ki, henüz bir asıra yayılmış bir tarihsellikten bahsedildiğinden zaman mefhumunun etkisi söz konusudur. Ama yine de sinemanın kendi eleştirisini içeren yapıtların üretilmediğini düşünmek talihsizliktir. Özellikle yeni teknolojiler içeren son dönem filmlerin birer pazarlama stratejisi haline dönüşmesine karşın, sinema yapmanın özüne ilişkin kaygılar taşıyan bir çok örnekle karşı karşıyayız. Martin Scorsese’nin son filmi Hugo, tarihsel bağlamda sinemanın özünü yansıtan değerleri hatırlatmak üzere bir antoloji olarak görülebilir.Yine de yakın zamanda izlediğimiz ‘The Artist’, Hugo ile koşutluk göstermekle birlikte, biçim eleştirisi olarak daha spesifik bir örnektir.

Senaryo, bir sessiz film artistinin sesli film dönemine geçişilişi üzerine yaşadıklarını aktarır. Bu bağlamda ‘The Artist’ kendi döneminde değil, ne yazık ki refere ettiği dönem üzerinden okunmak gibi bir talihsizlik yaşamakta. Oysa film bizlere ısrarla senaryonun dışından, teknik olarak görünmek istemektedir. Filmin yönetmeni Hazanavicius, eğer açık bir şekilde yeni dönem sinemasını eleştiriyor olsaydı, ana karakter George Valentin’i bar sehpası üzerinde kendi minyatürüyle diyaloğa sokmazdı. Bu sahne, greenbox adı verilen, çeşitli görsel ilüzyonlar için kullanılan ve kurgu programlarıyla elde edilen çok da eski olmayan, bu güne ait bir yöntemdir. Yine de olası bir Hollywood’a yönelik eleştiri talebini filmin sessiz film kategorisine ait olması karşılamakta. Film boyunca sahnelere eşlik eden, döneme ait bir çok müzik duyuyoruz, ama diyalogları ‘kendini anlatmak için vizör karşısında kıvranan oyuncular’ üzerinden tamamlıyoruz. İşte bu, ses ve görüntünün iki farklı alan olduğunun ve birbirinden ayrılması gerektiği üzerine bir vurgu yaratıyor. Yeni dönem filmlerin birer uzun metraj klip halini alması da bu problematiğin çözümsüzlüğünden.

Buradaki durum, filmin geneline yayılan ve özellikle üzerinde durulması gereken noktadır. Öyle ki, bu durum izleyicide bir talebi de beraberinde getirir: oyuncuların sesini duyma arzusunu. George’un rüyası bu arzunun miladı sayılabilir. Aktör bardağı masaya vurur, sandalyeyi devirir, köpek havlar, kadınlar güler ve en son bir tüy düşüp ses kırılması yaratır. Ama George bağırdığı halde sesi çıkmaz. Bu sahneden itibaren seyirci sesin ne zaman nesneden özneye geçeceğinin beklentisi içine girer. Son kertede, filmin bitiş sahnesi de arzunun nesne nedenine hizmet eder, nihayet oyuncuların sesi duyulur. Elbette bu istenci karşılamamak ve Deleuze’ün de belirttiği üzere arzunun devrimci ve her zaman daha fazla bağlantıyı talep eden tarafını kısır bırakmak daha etkileyici bir yöntem olabilir, film oyuncuların soluk alıp verme sesleriyle sonlanabilirdi. Yine bu sahneden ve oyuncuların ağız hareketlerinden anlaşılacağı üzere ingilizce konuşulduğunu görüyoruz. Oysa sahne arası yazılar fransızcadır. Dil, görüntüye denk değildir, onu takip eder.

Yine bu tarz filmlerde dikkat edilmesi gereken bir diğer önemli nokta ise, diyalog ve monologlarla ya da mimik ve jestlerle izleyicinin tatmin edilmediği noktada, ana düşünceyi vermek üzere filmin bütünlüğü içerisine yedirilmiş detay vurgulardır. Artist’in burada koşutluk ve karşıtlık gösterdiği bir çok sahnesi mevcut. George’un karşıdan karşıya geçtiği bir karede, arka fonda sinema salonu panosunda ‘lonely star’ yazar, insanlar yolda yürürken yeni filminin afişi üzerine basarlar. Bu biraz çiçek çizip altına ‘bu bir çiçektir’ yazmak gibidir. Direkt anlatımın doğrudanlığı her daim rahatsız edicidir. Koşutluk gösteren bir detay ise (James Cornwell)Clifton’ın film içerisindeki konumudur. Cornwell bilindiği üzere dahil olduğu yapımlarda ana karakterin destekleyicisi olarak yan rollerde oynar. Fakat bu roller hikaye açısından kritiktir ve ana karakteri besleyerek bütünlüğe ulaştırır. Clifton, Napolyon’u oynadığı filmde son karede görülür ve bütün senaryonun bağlandığı bir göstergeyi inşa eder. Okunabilen ya da okunamayan içeriğiyle The Artist’in nostaljik vurgusu, öykünün incelikli işyelişi ve teknik eleştirileriyle birleşerek, bir filmin salt diyalogdan ya da salt görsel tekniklerden ibaret olmadığının altını çizen, bu güne ait sanatsal bir yapımdır.

Merve Deniz
2012

Etiketler , , ,

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: