MİMARİDE KAPİTALİST ESTETİK

Modern insanın kültürü, toplumu, mekanı inşa süreci kendi içerisinde daha büyük bir yapıya; modern öznenin inşasının sancılarına yani yabancılaşmaya sebebiyet verdi.

19. yüzyıl birçok açıdan insanlık tarihinin en önemli olaylarının yaşandığı bir dönem. Bugünkü kapitalist sistemin oluşması ve birey kavramının tartışılmasına olanak tanıyan bir dizi yenilik ve gelişmenin temellerinin atıldığı, Eric Hosbawm’ın Sanayi Devrimi ve Fransız Devrimi özelinde ‘Devrimler Çağı’ olarak kuramsallaştırdığı sosyolojik bir kırılma noktası olarak görülen bu dönem en basit tanımıyla; buharlı makinenin icadı ile hareketin artması, teknolojilerin gelişmesi gibi sonuçlara sebebiyet veren tarihsel olaylar zincirlerinin gündelik yaşantıda gittikçe mekanikleşen ve sanayileşen yerleşim alanları içerisinde, insanın duygusal tarafını da tatmin eden nesnelere ve yapılara gereksiniminin artmasını da kapsar. Modern insanın kültürü, toplumu, mekanı inşa süreci kendi içerisinde daha büyük bir yapıya; modern öznenin inşasının sancılarına yani yabancılaşmaya sebebiyet verdi. Kendini gerçekleştirmeye çalışan yaratıcı insan; (özne) yalnız duyularıyla algıladığı fikre göre bir dünya tasarımı yaparken başkaları tarafından yönlendirilen insan (nesne) arasında sıkışıp kaldı. Ontolojik olarak dünyanın tanımlanması mümkün olmadığından yaşanılan alan-mekan insan tasarımından ibaret hale geldi ve insanın yaşadığı dünya ile kendi özünün farklılığı bireyde alternatif bir dünya yaratma gereksinimini doğurdu. Bu gereksinimi karşılayan alan ise; ne tamamıyla algılanan dünya ne de var olan gerçek dünya, bunların arasında bir uzlaşıma varmaya çabalayan endüstriyel tasarım ve mimari olarak ortaya çıktı. Çernişevski, ‘‘Ne Yapmalı?’’ adlı romanında 19.yüzyılın en önemli yapılarından biri olan ”Billur Saray’’ın da tam olarak modernleşen, sanayileşen toplumun bir metaforunu yansıttığından bahseder; çünkü modern insan gündelik yaşantısı içinde hassas taraflarına dokunan üretim pratiklerine, sanatsal, duyusal tasarım modellerine ve sembollere ihtiyaç duyuyor. Tüm ihtişamıyla cam ve demir konstrüksiyondan tasarlanan bu yapı, bir başka okuma ile Dostoyevski’nin ‘’Yeraltından Notlar’’ kitabında modernite rüyasından öte, medenileşen insanın yıkıma ve yok etmeye yönelik hayat tarzının bir sembolüdür. Medenileşen insan tüketim odaklı bir yaşam biçimini, sonuçtan çok süreci, duygudan çok düşünceyi ön plana çıkarır. Kendi cümleleriyle; “İnsan sırf amacına ulaşmaktan veya inşa ettiği şaheserin tamamlanacağından korktuğu için kaosu ve yıkımı seviyor olamaz mı? Belki de o şaheserini sadece uzaktan seviyor ya da sadece onu yapmayı seviyor, içine girip yaşamayı değil. Kim bilir, belki de bitirdiğinde Billur Sarayı’nı ehli hayvanların kullanımına tahsis edecek.” diyor Dostoyevski.

daisyginsberg-com'dan alındı

 

E. Chromi, Tasarımcılar ve biyologlar arasında geliştirilen bakteriler sonucu insan dışkısının renkli olmasını sağlayan bir sentetik biyoloji ve sentetik estetik çalışması.

Gelgelelim, bugünün ve modernin bunaltılı tasarımcısı ve mimarı birbirinden oldukça farklı görünüyor; modern dünyadaki sanayileşmeye karşı dayanan ve çabalayan mimar; özne ile nesneyi bütünleştiren, sanat ile zanaatı yakınlaştıran tutumuyla bir tamamlanmışlık kurgusu yaratırken günümüz mimarı tam olarak Dostoyevski’nin belirttiği bir bitmemişlik hissiyatını vurguluyor. Aynı zamanda, tasarım sanayileşme sonrası teknolojilerden oldukça memnun ve işbirlikçi bir anlayışla ilerliyor. Tasarım koltuk ve binaları aşarak bakteri tasarımı, üç boyutlu yazıcılarda üretilen organlar gibi disiplinlerarası bir noktaya geliyor. Daha önceden sanatın başına gelen son yıllarda mimarinin başına geliyor; mimari zaten hiçbir zaman tam anlamıyla olamadığı özerk ya da yarı-özerk konumunu da yitiriyor. Ne var ki Benjamin’in de belirttiği üzere kendi içselliğinden kalkınarak teknoloji ile savaşmak da bireyi yıkıma uğratan bir durum. Musil’in sözlerinden de aynı durum çıkarsanıyor; ‘’Artık insansız niteliklerden, yaşayanı olmayan yaşantılardan oluşma bir dünya çıktı ortaya; sanki ideal durumda, insanın artık hiçbir şeyi kendi mahremiyetinde yaşamayacağı, kişisel sorumluluğun o dostane ağırlığının da olası anlamlardan meydana gelen bir formüller sisteminde eritilebileceği söylenecek. İnsanı onca zaman evrenin merkezi sayan, ama yüzyılların akışı içinde kaybolmaya yüz tutan insanmerkezci görüşün, tarih sahnesinden çekilirken neredeyse Ben’i de beraberinde götüreceği bir noktaya geldik.’

Sistemin dayattığı üretim modeline ayak uydurmak durumunda kalan tüketim kültürünün tasarladığı bir özne olarak günümüz mimarı burada yapının inşasını değil, tasarım sürecini bir nevi Arzunun Nesne Nedeni (objet petit a) gibi görüyor; arzunun kendisini arzuluyor. Daha kısa anlatımla; bir binadan öte bir bina projesinin tasarım fikrini yeğ görünüyor ve bu arzu tüketim ve üretim arzusunu dinç tuttuğu görülüyor. Bununla birlikte, Pan-kapitalist sistem içerisinde kendi yaratma arzusu ile dünya gerçekliği arasında sıkışıp kalan mimarların işi; yalnızca içinde yaşanılan, çalışılan, üretim yapılan binaları projelendirmekten öte tüm canlıların ortak bir alan içerisinde kurgulandığı bir yaşam tarzı oluşturmak gibi büyük bir göreve evriliyor. Böylece mimar ve tasarımcı, toplumun ihtiyaçlarına yönelik çalışmalar yaparken değişen yönetim pratikleri, teknolojik gelişmeleri ve sistemleri de gözeterek bir köprü gibi kültürel arabulucuk misyonunu da yükleniyor. Politika, bürokrasi ve günden güne gelişen teknolojiler arasına sıkışmış bu meslek grupları kendi pratiklerini icra edemedikleri gibi, özellikle toplum tarafından özel ilgi bahşedilen kamusal alanlarda ya da sembolik değeri olan yapılarda bir şekilde bu mekanizmaların oluşturduğu rant ilişkisinin görünen kurbanları haline geliyor.

Yine tam olarak bu mekanizmalar nedeniyle, sadece iyi olduğu için bir toplumun doğru tasarımlar oluşturması beklenemeyeceği gibi, iyi tasarımcıların da doğru tasarımlar oluşturamadığı zamanlar olabiliyor. En bilindik örnekle; Frank Gehry’nin bir mimar olmanın ötesinde bir sanatçı olduğu kanısı sıklıkla dillendirilir. Bu durumun sebeplerinden biri Gehry’nin Carl Andre, Richard Serra gibi kavramsal sanatçıların heykellerinden ve land art (arazi sanatı) akımından etkilenerek heykelimsi formlar kullanmasıdır. Hal Foster, Tasarım ve Suç adlı kitabında, tasarımlarını mimarların kullanımına sunulan bazı bilgisayar programları aracılığıyla üreten Gehry’nin Chiat Day Building binasında mimari yaratım ile sıradan kültürün nasıl karşı karşıya kaldığını inceliyor; Foster’a göre bir reklam ajansı binası olan Chiat Day Building’in ön cephesinin bir dürbün olarak tasarlanması ‘mimarlığı bir reklam panosuna indirgemek’ olarak değerlendiriyor. Binanın tasarımı müşteri için doğru ifadeyi taşıdığından kendi kendini subliminal mesajlı reklam yapan bir yapıya dönüştürüyor. Topluluk temelli bu tür kültürel-mimari projelerin uygulama alanları ve belediyeler, büyük şirketler gibi para kaynakları da hesaba katıldığında aslında reklamcılık ve pazarlama ilişkilerinden çok uzaklaşmayan bir yaklaşımın görülüyor olması halihazırda Foster’ın bu eleştirisini haklı bir noktaya taşıyor. Problem mimarın yaratıcılığının ötesinde, sipariş edilen kavramdan nasıl bir mimari illüstrasyon oluşturulacağı tartışmasına dönüyor. Böylece, ortaya çıkan yapı bir pazarlama ürünü, bir fetiş nesne gibi iş görüyor. Kapitalizm denen sistemin mimarı ve mimariyi kavramsal illüstrasyonlar, para ve çıkar ilişkileri gibi çeşitli alanlarda bu denli etkisi altına almış olması her disiplinin kendini sorguladığı dönemden uzaklaştırarak gündelik çarkın bir mekanizması haline getiriyor. Hatta bu yaklaşımın asıl amacı; aslında özel ya da hükümet organlarınca doğrudan sipariş edilen, tepeden gelen buyruklarla oluşturulan bu tarz projeleri bir anlamda ‘kamusal sanat’ fikrine yakınlaştırmak oluyor. Son yıllarda kamu binaları ve plazaları için ayrılan bütçeler ile sayısız karma sanat eseri, kent mobilyası-düzenlemesi, oturma düzenekleri ve mimari tasarımlar yapılıyor. Mimarın yaratma arzusu sanatçıya yakın dursa da, bu ilişkiler düzleminde bir ‘yapı ustası’ndan öteye gidemiyor. Oysa bugün, sanatın ve sanat yapıtının estetik değerini kurumlar, mimarinin ve tasarımın beğeni ve uygulama ölçütlerini de devlet organları belirliyor. Birbirinin aynısı ve tekdüze yapılaşmalar, parklar, binalar, oturma alanları yalnızca tasarımın sistematik döngüsünü kırmakla kalmıyor, ama aynı zamanda insanın mekan yaratma ve o mekanla-nesnelerle etkileşim kurma ihtiyacından da uzaklaştırıyor. Böylece ortaya çıkan kentleşme estetik dışı bir örnek teşkil ediyor. Mimarın, kültürel ifadelerin şekillenmesinde büyük rol oynayan mimari estetik dilini hangi düzene göre oluşturacağı da önemli etkenlerden biri haline geliyor.

mimoa-eu'dan alındı

Binoculars Building, 1991, Frank Gehry, Venice USA

Son kertede mimarın öncelikli olarak, bir şekilde dahil olduğu bu sisteminin eleştirisini vermesi ve devamında medenileşen mimari ortamın kavramsal boyutta da karşılığını bulması adına harekete geçmesi gerekiyor. Görünürde pratik ve doğrudan yaşamsal fonksiyonlara sahip bu girift ilişkiler ağının akademik olarak tartışılması, tasarımın sistemsel bir birimler bütünü olarak yeniden canlandırılmasını sağlayacak söylemlerin geliştirilmesi adına önem teşkil ediyor.

Bu metin, İstanbul Art News aylık gazetesinde yayımlanmıştır.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s