NEDEN GÖKDELEN İNŞA EDİYORUZ?

LL1_a

New York’ta 294, Londra’da 31, Paris’te 2 ve son olarak İstanbul’da 49 tane bitmiş ya da çalışmaları başlamış gökdelen projesi var. İstanbul’un şu anda inşa edilmiş en yüksek binası ise 54 katlı ve 261 metre yüksekliğindeki Sapphire Tower (Skyland Tower projesi tamamlandığında 284 metre ile en yüksek bina olacak).

Eski zamanlarda inşa edilmiş yüksek katedraller, kiliseler, cami minareleri kelimenin tam anlam karşılığı olan birer ‘gök-kazıyan’ olmalarına rağmen, hiçbir zaman mimari ile ilgilenenleri tedirgin etmediler (en azından mimari bağlamda). İşlev ve üretim açısından farklı hedefleri bulunsa da, görsel düzlemde gökdelenler karşısında tüm görkemlerini yitirmeye başladılar. Tüm teknik özelliklerinin dışında ‘gökdelen’ kavramı gündelik hayatta ne anlam ifade ediyor ve yaşam alanlarını ne derecede etkiliyor? Bu soruların cevabına inmeden önce kelimenin anlam karşılığına ve günlük işlevlerine değinmekte yarar var. İngilizce ve Fransızca’dan dilimize geçen ‘gökdelen’ veya ‘gök kazıyan’ kelimeleri aslında gemicilik terminolojisine ait. Geminin en uzun direğine verilen bu isim, Amerika’da inşa edilmeye başlanan yüksek binaların korkutuculuğunu ve heybetini vurgulamak üzere ‘gök-kazıyan’(skyscraper) olarak insanlar tarafından kullanılır hale gelmiş. Tarihin sunduğu bilgiler ışığında, ilk gökdelenin 1884-1885 yılları arasında Şikago’da yapılan “The Home Insurance Building” olduğunu söylüyoruz. Elbette ‘gökdelen’ kavramının da kendi içerisinde bazı kriterleri bulunmasından dolayı bu yargıya sahibiz. Bu kriterlerden bir tanesi ise “The Home Insurance Building” ‘in destekleyici yapı malzemesi olarak çelik iskeletlerin kullanıldığı ilk yapı olması gibi teknik bir özelliğe dayanıyor. Bunun yanı sıra, bir gökdelenin 305 metre yani 1000 fit yükseklikte inşa edilmiş olması gerekiyor. New York’ta 294, Londra’da 31, Paris’te 2 ve son olarak İstanbul’da 49 tane bitmiş ya da çalışmaları başlamış gökdelen projesi var. İstanbul’un şu anda inşa edilmiş en yüksek binası ise 54 katlı ve 261 metre yüksekliğindeki Sapphire Tower (Skyland Tower projesi tamamlandığında 284 metre ile en yüksek bina olacak). Dünya geneline bakıldığında ise, 2010 yılında Dubai’de SOM Architects tarafından tasarlanan Burj Khalifa 828 metre ile dünyanın en yüksek binası olma özelliğinde. İkinci sırada ise 601 metre ile Mekke Kraliyet Saat Kulesi Oteli (Makkah Clock Royal Tower Hotel) bulunuyor. Tarihin ilk gökdeleni olan ‘’The Home Insurance Building’’ ise yalnızca 42 metre yüksekliğinde, Burj Khalifa’nın neredeyse 20 katı kadar küçük. Farklı dinamiklerin etkileri sonucu olarak Orta Doğu’nun ve Asya’nın gökdelen şehirlere olan ilgisi yalnızca inşaat sektörü için değil, aynı zamanda sosyolojik olarak da incelenmesi gereken bir konu. İlk gökdelenin ana vatanı olan Amerika’dan başlayarak, Tokyo, Seul, Dubai gibi şehirlerde bu yapıların daha fazla inşa ediliyor olmasının sebebi elbette bu şehirlerin sistemle kurdukları doğrudan ilişki. Daha geniş anlamda ise; insanlığın kapitalizm tarihi üzerinden şekillendirdiği sosyal, kültürel ve teknolojik girişimlerin tamamının yalnızca bir boyutu. Ama en temel aşamalar olarak bu yapıları incelemenin üç farklı bakış açısı mevcut. İlki, modern kentleşmenin bir belirtisi olarak kentsel yapılaşmanın değişimi. Yani basit anlamıyla; kentleşme süreçlerinde para ve insan ilişkilerinin temel alınarak sosyal yaşamın şekillendirilmesinde mimarinin etkileri. Anlamı karikatürize ederek örneklemek gerekirse; 1989 yılında piyasaya sürülen Sim City, kent planlamacılarının sıklıkla başvurdukları eğlenceli ama bir o kadar da gündelik gerçekliğe ve mimariye yakın bir oyun. Kimi eğitim kurumlarında da yer bulan Sim City oyununda, şehrin ekonomik ve sosyal olarak gelişimini sağlayacağınız, yani modern bir kent oluşturabileceğiniz iki öncelikli yöntem var; bunlardan birisi yollarınızı en üst seviyede genişletmek ve iyileştirmek, ikincisi ve daha etkili olanı ise gökdelen inşa etmek. Bu yapılar kendi içlerinde konaklama, restoran, spor kompleksi, alışveriş alanı ve ofis katlarını barındırdığından hem alandan tasarruf etmek hem de dikey yapılaşma ile şehir nüfusu ve yapılar arasında denge sağlamayı kolaylaştırıyor. Ama diğer bir yandan oyunda bir gökdelen inşa etmek garip sonuçlar doğurabiliyor. Örneğin; şehrin diğer taraflarına daha önceden konumlandırdığınız küçük evlerin ve işletmelerin yanarak yok olduğuna şahit oluyorsunuz. Küçük esnafın ve yeni modern yaşama entegre olamayan diğer şehir sakinin bu durumdan pek de mutlu olmadığını, hatta oyundaki bazı istatistiki verileri incelediğinizde üzgün surat ifadeleriyle dolu bir toplulukla karşılaşıyorsunuz. Aynı zamanda bina çevresini ve toprağı yüksek oranlarda kirletiyor. Pozitif anlamda ise kasanız paralarla doluyor ve komşu yüksek bina sakinlerinin mutluluğuna sebebiyet veriyor. İllüstre edilmiş bu modern kentleşme örneği ile gökdelenlerin ekonomik anlamda devlet organlarınca neden desteklendiği sorusu da böylelikle cevap buluyor; elektrik giderleri ve bu giderlerin güdümlediği termik santral ya da petrol sondajı gibi toplum tarafından problem olarak görülen konuların da ayrıca farklı bir rant kapısını açıyor olması gibi paralel sonuçlar elde edilebiliyor. Çevreciler ve yerel halk için büyük sorun teşkil eden bu zincirleme sistem, şehir ekonomisinin artmasına ve oldukça hızlı bir kentsel dönüşüme sebebiyet veriyor. Böylece gökdelen inşa etmek en azından bir grubu memnun eden bir yapılaşma örneğine dönüşüyor. Şehirleri görünür anlamda daha cazip bir yaşam alanına, insanları da bu sirkülasyona adapte eden bu güçlü sistemin varlığı elbette bir sorun. Ama köklerini aslında mimari bir problemden değil, daha büyük bir para ilişkisinden aldığından çözümsüz bir noktada duruyor.

dubaiskyscrapers-ss

worldatlas.com

İkinci bir bakış açısı olarak gökdelenleri salt mimari ögeler olarak kabul edip, mimari pratik içerisinde çözümlemekten geçiyor. Bu elbette teknik bir çözümleme ve bu anlamda yapılan çalışmalar mevcut. Ama burada üzerine yoğunlaşılmak istenen konu üçüncü bir bakış açısı olarak; insanın doğayı kontrol altına almak istemesinden temellenen bir düşünce olarak gökdelenler.Konuya bu açıdan bakıldığında Şikago’daki “The Home Insurance Building”e ulaşmadan önce, tarihin bilinen ilk çok katlı yapısı Babil Kulesi’ne değinmek gerekiyor. Çeşitli kutsal kitaplarda da bahsi geçen efsanede kulenin inşa ediliş amacı; insanın yaratıcıya ulaşma arzusu. Brueghel’in iki adet tablosuyla görselleşen kule, aslında insanın yaratıcıya ulaşma arzusundan bahsetmez, kendini bir yaratıcı gibi konumlandırarak kalkıştığı tüm işlerin yararsızlığını ve dünyevi şeylerin geçiciliğini anlatır. Kulenin eğikliği ve Brueghel’in ikinci pentüründe insanların daha küçük tasvir edilmesinden de kalkınarak bu detay vurgulanır. Dünyevi şeylerin geçiciliği, insanın doğayla kurduğu ilişkiler gibi konulara Batı dünyasından ve kapitalizmin bir sistem olarak ortaya çıkmasından çok önce Uzakdoğu’nun öğretilerinde, Japon ve Çin sanatında ve hatta mimarisinde karşılaşmak oldukça mümkündür. Doğal olaylar ve yapılar insan algısının ve yargısının dışında hareket ettiğinden, tarih boyunca insanın doğa ile kurduğu ilişki kimi zaman ‘doğayı kontrol etmek’ kimi zaman da ‘doğa ile hareket etmek’ gibi iki farklı yöne ayrılır.

Pieter_Bruegel_the_Elder_-_The_Tower_of_Babel_(Vienna)_-_Google_Art_Project_-_edited

Pieter Bruegel the Elder – The Tower of Babel

Uzakdoğu’da kapitalizmin icadından önce ya da hala devam eden ve bir nevi korumacılık hissiyatına tabii olan çay seremonisi, çiçek derleme, bahçecilik alanları gibi pratiklerde ‘doğa ile birlikte hareket etmek’ temel alınırken, Batı’da ‘doğayı kontrol etmek’ fikri daha çok benimsenir. 19. Yüzyıl’da Devrimler Çağı teknolojilerin gelişmesi yanı sıra pozitif bilimler ve analitik felsefenin de başlangıcı olarak kabul edilir. Modern öznenin, yani bireyin felsefi temellendirmesi Immanuel Kant’ın sunduğu ‘yüce’ ayrımı ile daha belirgin hale gelir. İnsan yapımı ile doğanın kendisinde var olan nesneler arasında güzellik yargısı açısından bir farklılığın olduğunu vurgulayan Kant; insanın doğa karşısındaki tavrının ‘yüce’ hissiyatına daha yakın olduğunu söyler. Doğa yapıtlarının kendileri güzel iken, doğaya ilişkin bir insan yapıtı güzel bir şeyin yalnızca tasviri olabilir. Bu bağlamda, Niagara Şelalesi karşısındaki duyumsama bir Picasso eseri karşısında algılanandan çok farklıdır. Çünkü insan, doğa karşısında bir anlamda çaresiz bir canlıdır; doğal yapılar ya da doğa olayları öngörülemezdir, gözün algılayabileceğinden çok küçük ya da çok büyüktür. İnsanın doğa karşısındaki hayretle karışık hayranlığı da bu hissiyattan temellenir ve bu sebeple de bir deprem ya da sel felaketi ile mikro fiziğin insanda yarattığı duygulanımlar bu anlamda benzerdir. Diğer bir taraftan, La Sagrada Familia Katedrali insan yapımı olmasına rağmen büyüklük algısının insan ölçeğine indirgenememesinden, gözün görme sınırlarını zorladığından ötürü ‘yüce’ gibi hareket eder. Babil Kulesi’nden başlayarak tüm katedral ve cami minarelerinde de olduğu gibi bu aynı ‘yüce’ hissiyatı vurgulanır; bu bir anlamda insanın yaratıcıya yakınlığı, ama bundan da öte insanın doğayı kontrol altına almak istemesinin bir ürünüdür. Modern kentleşmenin ‘yüce’ yapıları gökdelenler de bu bağlamda aynı işlevi görür.

LL1_a

The Home Insurance Building

Gökdelen Şehirler

Amerika’daki modern kentleşme başlangıcı irdelendiğinde bu durumun yalnızca salt mimari değerler ya da insanın doğa üzerinde hakimiyet kurma arzusu gibi etkenlerden değil ama aynı zamanda, daha genel bağlamda kapitalist sistemin belirgin bir şekilde bu bölgede ortaya çıkmasından kaynaklandığı görülür. Çelik konstrüksiyonlar, asansör sistemlerinin gelişmesi, ucuz işçilik ve ticaret sahasının hakimiyeti gibi girift bir çok faktörün ilişkilerinin güdümlediği bir durumdur aslında. 20. Yüzyılın gelişen ve değişen mimarisi ve mimarlarının bu topraklarda doğmasına –ya da ölmesine- şaşırmamak gerekir. Amerika’nın ‘The Home Insurance Building’ ile başlayan gökdelen hikayesi daha önce de belirtildiği gibi Orta Doğu’ya ve Asya ülkelerine sıçradı. Bu topraklar gökdelen kavramını inşa etti ama aynı zamanda gökdelen şehirlerin de sonunu getirecek olaylara tanık oldu. 11 Eylül 2001 tarihinde Dünya Ticaret Merkezi Kuleleri olayları trajik bir terörist eylemi olmasının dışında farklı sembolik anlamlar üreten de bir olaydı. Yalnızca Amerika’da değil, tüm dünyada mimari anlamda gökdelen kavramının tartışılmasına sebebiyet verdi. Gökdelenler bu tarihten itibaren bir güvenlik konusuna sahiplik etti. Olaydan yıllar sonra, 2013 yılında Güney Kore’de inşa edilmek istenen ‘Tower Infinity’ projesi teknolojik bir gelişim olarak algılandı ve mimarlardan çok teknoloji dünyasından insanlar tarafından tartışılır oldu. ‘Tower Infinity’nin özelliği; optik bir illüzyon sayesinde gökdeleni istenildiği zaman görünmez hale gelmesi. Her türlü hava şartına dayanıklı optik kameralar ve LED aydınlatma teknolojileri sayesinde ‘Tower Infinity’ uçak radarlarında görünmeyecek şekilde tasarlanmış. Bu optik kameralar, eş zamanlı olarak gökdelenin arkasındaki görüntüyü eş zamanlı olarak kaydedip binanın cam cephesine yansıtacak ve bu yanılsama ile bina görünmez bir gökdelene dönüşecek. Bu gelişme, elbette teknolojik açıdan heyecan verici bir konu olmasının yanı sıra, insanın görme alışkanlıklarını da sorgulayacak bir çalışma. Bundan da ötesi, böyle bir görünmez gökdelen projesinin gerçekte nasıl okunması gerektiği. 11 Eylül Dünya Ticaret Merkezi Kuleleri’nin yıkımından itibaren uluslararası bağlamda tartışılan ‘güvenlik’ meselesi şüphesiz artık ‘Tower Infinity’ gibi projelerin uygulanmasını da olanaklı kılıyor. Aynı şekilde yatay gökdelenler, yüksek olmayan ama alan ölçüleri bazında geniş ve büyük mimari yapı fikirleri gün geçtikçe daha çok konuşulur hale geliyor. Bu bağlamda düşünüldüğünde Le Corbisuer’in Paris için kurguladığı ‘gökdelen şehir’in gerçekleşmemiş olması mutluluk verici bir haber olarak karşılanabilir. Diğer bir taraftan inşaat oranı ile teknolojik gelişmelere ayrılan AR-GE paylarının arasındaki uçurumlar dengelendiğinde, gerçek anlamda akıllı bina sistemleri ile ekolojik, sosyal ve görsel anlamda da daha tatmin edici projelerin gerçekleşmesi mümkün olabilir gibi gözüküyor.

Bu metin İstanbul Art News’te yayımlanmıştır.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s